(Minghui.org) Tıp fakültesine gitmeden önce küçük bir ilçede yaşıyordum. İlkokuldan ortaokula, oradan liseye kadar hayata ve dünyaya bakışım adım adım şekillendi ve Marksizmin evrensel gerçek olduğuna tüm kalbimle inanmıştım. Marksist teoriyi öğrenmeyi sevmesem de ve iyi öğrenmesem de asla şüphe duymadım ve derin bir felsefe olduğunu düşündüm. “İleri teorileri” pek anlamasam da “Marksist ateizm” beni tamamen ikna etmişti ve zihnimde sorgulanamaz bir gerçekti.

10 Ekim 1998’de kampüsteki yol kenarlarında Falun Dafa olarak da bilinen Falun Gong’a ait büyük pankartlar belirdi. Bunları üniversite kampüsünde görünce oldukça şaşırdım. Yurt binama döndüğümde, binanın girişine yakın bir yerde Falun Gong’u tanıtan bir etkinlik düzenleniyordu. Kendi kendime yüksek sesle, “Böyle bir şey üniversite kampüsünde nasıl tanıtılabilir?” dedim. Arkamdan bir ses duydum: “Neden tanıtılmasın? Bu batıl inanç değil.” Arkama döndüğümde, kendi kendime söylediklerimi duyan gözlüklü bir kız gördüm. Bana bir kart uzatıp, “Bu akşam 105 numaralı sınıfta Shifu b’nun derslerinin videosu gösterilecek, gidip izleyebilirsin,” dedi.

Kartı aldım. Belki de “Bu batıl inanç değil” sözlerini böylesine kendinden emin, kararlı ve samimi bir şekilde söylediği için o anda karşılık olarak tek kelime etmedim. Ancak oradan uzaklaştıktan sonra içimden doğal olarak şöyle itiraz ettim: “Bunu kendi ağzınla itiraf etmiyor musun? Bunun neresi batıl inanç değil? Sen bir üniversite öğrencisisin ve buna mı inanıyorsun?”

Aynı gün beni daha da şaşırtan bir manzarayla karşılaştım: Başka okullardan gelen onlarca öğrenci kampüsümüzde, yurt binasının önünde sıra hâlinde Falun Gong egzersizlerini yapıyordu. Benim gibi genç insanların buna neden inandıklarını anlayamıyordum. Yanlarından geçerken uzun süre onları izledim. Yurda döndüğümde çatıya çıkıp yukarıdan da uzun süre baktım. Bunun üzerimde bu kadar büyük bir etki bırakmasının nedeni onların da üniversite öğrencileri olmasıydı. Bu insanlar benden daha mı akılsızdı? Kandırılmışlar mıydı? O zamanki düşünce yapımı şimdi değerlendirdiğimde, gerçekten çok az şey bildiğimi, bilgimin son derece sınırlı olduğunu ve ateizm tarafından derinden telkin edildiğimi görüyorum.

Yurdumuzdaki birkaç öğrenci, kampüste Falun Gong’un tanıtılması hakkında konuştu. Öğrencilerin çoğu Falun Gong’u zaten biliyordu ve memleketlerinde çok sayıda insanın uyguladığını söylüyordu. Ben de “Yazın yalnızca kuzenimin bundan söz ettiğini duymuştum. Üniversitemizin kampüsünde bunun tanıtılmasına izin verileceğini gerçekten hiç beklemiyordum,” dedim. Bu düşünceyle iki sınıf arkadaşımla birlikte 105 numaralı sınıfa giderek Shifu Li’nin Jinan’da verdiği derslerin videolarını izledim. Video başlamadan önce bir erkek öğrenci kısaca birkaç söz söyledi. En net hatırladığım cümleler şunlardı: “Ben yüksek lisans öğrencisiyim. Biz bundan gerçekten fayda gördük; yoksa size tanıtmazdık. Şehirde henüz Fa çalışma ve egzersiz uygulama alanı kurulmamış tek üniversite burası.”

O günden itibaren dokuz dersin videolarını izlemekte ısrar ettim. Gerçekten “ısrarcıydım”, çünkü pek iyi anlayamıyor, sık sık dalıyor ve uykum geliyordu. Bunun nedeni Shifu’nun söylediklerinin anlaşılmaz olması ya da benim yeterince zeki olmamam değildi. Shifu’nun kullandığı qigong xiulian uygulaması, göksel göz, olağanüstü yetenekler, tanrılar ve Budalar gibi kavramlar zihnimde hiçbir karşılık bulmuyordu. Daha doğrusu, zihnim gerçekten tamamen boş olsaydı belki daha iyi olurdu; çünkü zihnim cehalet, batıl inanç ve bilim dışılık gibi olumsuz anlayışlarla doluydu. Olumlu hiçbir anlayışım yoktu.

O dönemde böyle bir durumda olduğum ve kimse de beni zorlamadığı hâlde neden Shifu Li’nin ders videolarını izlemekte ısrar ettim? Şimdi biliyorum ki hayatımın derinliklerinde bununla ilgili bir etken vardı; Doğruluk-Merhamet-Hoşgörü’ye duyulan özlem ve kader bağı, uzun tarih boyunca yerleştirilmişti. Burada daha derin nedenlere girmeyeceğim. En yüzeydeki nedenler ise merakım ve bilgi edinme arzumdu.

İnsan beyni doğduğunda, üzerinde hiçbir düşünce ve kavram bulunmayan boş bir kâğıt gibidir. Annem ve babam Marksist-Leninist sapkın düşüncelerle telkin edilmişlerdi ve “ateizm” düşüncesi zihinlerinde büyük bir yer kaplıyordu. Büyükbabam genç kuşağa, “Ölümden sonra hiçbir şey yoktur,” bile demişti. Büyüklerim ilahi varlıklar konusunda doğru bir anlayış geliştirmeme yardımcı olamamışlardı. Okula başladıktan sonra ise zorunlu dersler olan ve “Marksist materyalizm ile ateizme” dayanan ideolojik ve siyasi eğitim derslerini almak zorundaydık. Başka bir deyişle, doğduğumda boş bir kâğıt gibi olan zihnimin üzerine “ateizm”in güçlü damgası vurulmuştu.

“Ateizm” denen manevi afyona kapılmışken telkin edildiğimizin hiçbir şekilde farkında değildik; gerçeğin bizde olduğunu düşünüyor ve başkalarının cahilliğine gülüyorduk. Shifu Li’nin ders videolarını izledikten sonra bir Fa çalışma alanı kurduk. Bana, “Bu batıl inanç değil,” diyen kız öğrenci öğrenci birliğinin bir üyesiydi. Bir yıl önce Falun Gong uygulamaya başlamış ve yeni öğrenciler için gönüllü yardımcı olmuştu. Bu yardımcının bize şöyle dediğini hatırlıyorum: “İlgileniyorsanız gelip öğrenebilirsiniz. Öğrenmek istemiyorsanız gelmeyin. Her şey rahat ve gönüllülük esasına dayalı.”

Ben de “Ben bir ateistim, yalnızca boş zamanlarımda bunun hakkında biraz bilgi edinmek istiyorum,” dediğimi hatırlıyorum. Gerçekten böyle bir düşünce yapısına sahiptim; merakla ve hatta Dafa’da kusur bulma gibi kötü niyetlerle gelmiştim. Kitapta “yanlış” olduğunu düşündüğüm şeyleri kendi düşüncelerime göre ölçüyordum. Peki benim düşüncelerim doğru muydu? Benimle birlikte Fa çalışan bir sınıf arkadaşıma, “Sence tanrılar var mı?” diye sordum. O da “Belki vardır? Olmalı, değil mi? Sanırım var olduğuna biraz inanıyorum,” dedi. Fa çalışmak ve egzersizleri yapmak konusunda çok istekli bazı öğrenciler vardı; onların ilahi varlıklara inandıklarını düşündüm.

Zhuan Falun’u ilk kez okuduğumda edindiğim en güçlü izlenim, Shifu Li’nin insanlara iyi insanlar olmayı öğrettiğiydi. Ancak kitapta Budalardan, Taolardan ve tanrılardan söz edilen bölümlere gerçekten inanamıyordum. Fa çalışma sürecinde yavaş yavaş şöyle bir düşünce geliştirdim: Belki Shifu Li toplumdaki ahlaki çöküşü görmüş ve insanları “ilahi varlıklara inandırarak” insanlığın gerileyen ahlakını kurtarmak istemişti. Daha fazla insan öğrenip ilahi varlıklara, iyiliğin iyilikle karşılık bulacağına ve kötülüğün cezalandırılacağına inanırsa kötü şeyler yapmaya cesaret edemez ve ahlaklarını yükseltebilirlerdi. İlahi varlıklara inanmayanlar ise bunun tersini yapardı.

Geçmişte bazı önemsiz şeyleri sık sık dert ederdim. Örneğin, yurttaki temizlik işlerinden oda arkadaşlarımdan daha fazlasını yaptığım için mutsuz olurdum. Fa’yı çalıştıktan sonra yurtta daha fazla temizlik yapmayı kendi isteğimle üstlenmeye başladım. Farkına varmadan düşüncelerim gerçekten değişiyordu.

Eskiden uyumadan önce uzun süre türlü düşüncelere dalardım. Fa’yı çalışmaya ve egzersizleri yapmaya başladıktan sonra ise hemen uyuyabiliyordum. Ama o zamanlar bunun, Fa çalışmasına ve egzersiz uygulamasına katıldığım için ruh hâlimin iyi olmasından kaynaklanabileceğini düşünüyordum. Shifu Li’nin zihnimi ve bedenimi arındırmama yardım ettiğini düşünmüyordum; çünkü ilahi varlıklara bile inanmıyordum, mucizevi şeylere ise hiç inanmıyordum.

Günler geçtikçe, ilahi varlıkların gerçekten var olduğuna hâlâ inanamıyor olsam da Fa çalışırken kendimi mutlu hissediyordum. Ortamın iyi olduğunu ve herkesin birlikte iyi bir insan olmaya çalıştığını hissediyordum. Burası ruh için saf bir topraktı. Fa’da kusur bulmaya yönelik kötü niyetim ortadan kalkmıştı. İlk baştaki merakım da azalmıştı. Diğer sınıf arkadaşlarımın ilahi varlıklara ve Fa’ya inanışlarını gördükçe, benim neden ilahi varlıklara inanamadığım konusunda endişelenmeye başladım.

Bilgiye karşı büyük bir merakım vardı, bu yüzden okul kütüphanesine sık sık giderek qigong ve olağanüstü yeteneklerle ilgili kitaplar arıyordum. Qian Xuesen’in (qigong’a inanan ünlü bir Çinli bilim insanı) insan bilimi ve olağanüstü yetenekler üzerine bir kitabını ve ayrıca bilim insanlarının ruhun reenkarnasyonunu araştırdığı bir kitabı bulduğumu hatırlıyorum. Bu kitapları okuduktan sonra insan bedeninin olağanüstü yeteneklerinin gerçekten var olduğunu anladım; çünkü büyük bilim insanları bunları araştırıyordu, dolayısıyla bunlar batıl inanç değildi. Ancak reenkarnasyon konusunda hâlâ şüphelerim vardı.

Bir hafta sonu gönüllü yardımcı, birkaç öğrenciyi Falun Gong uygulayıcılarının deneyim paylaşım toplantısına götürdü. Salon çok büyüktü ve tamamen doluydu; ayakta dinleyen insanlar bile vardı. Uygulayıcılar sırayla konuşarak xiulian uygulamasındaki deneyimlerini paylaştılar. Konuşmacılar toplumun her kesimindendi ve hatırladığım kadarıyla çoğu genç ya da orta yaşlı, iyi eğitimli insanlardı. Çok dikkatli dinledim. Birkaç uygulayıcı, Shifu’ya duydukları derin minnettarlığı dile getirerek, Shifu’nun bedenlerini arındırdığı ve acılarını ortadan kaldırdığı için minnettar olduklarını söyledi.

Hayatımda daha önce böyle bir manzara görmemiştim. Beni en çok etkileyen şey, hepsinin Dafa’dan gerçekten fayda görmüş olmaları, tanrısal varlıkların varlığına gerçekten inanmaları ve Shifu’ya ve Dafa’ya gerçekten inanmalarıydı. Kalplerinin derinliklerinden gelen bu minnettarlık kesinlikle yapmacık değildi. Tanrısal varlıklara ya da Dafa’ya inanmayı bir tür manevi dayanak veya psikolojik teselli olarak görmedikleri de açıktı. O dönemdeki izlenimim buydu. Tanrısal varlıklara, Shifu’ya ve Fa’ya gerçekten inanan uygulayıcıların ise konuşmacıların samimiyetinin sahte olup olmadığını düşünmek akıllarından bile geçmezdi.

Aslında o dönemde düşüncelerimin büyük bir kısmı ders kitaplarındaki “Marksist sapkın düşünceler” tarafından şekillendirilmişti. Bu yüzden her şeyi bu yanlış düşüncelerle ölçüyor, inancın yalnızca bir tür manevi dayanak ve psikolojik teselli olduğuna inanıyordum. Eski çağlarda insanların bilimin gelişmemiş olması ve hayatta yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle Tanrısal varlıklara ve Budalara inandıklarını düşünüyordum.

Yavaş yavaş zihnimdeki ateizm buzu erimeye ve “Marksist sapkın düşüncelerin” zehirleri azar azar temizlenmeye başladı. Ancak bu yavaş ilerleyen bir süreçti. Kendime Tanrısal varlıklara inanıp inanmadığımı soruyordum. Başlangıçta cevabım, “İnanamıyorum,” idi. Sonra bu, yavaş yavaş “Pek inanmıyorum,” “Bilmiyorum” ve “Biraz inanıyorum” hâline geldi. Böylece katı bir ateist olmaktan çıkarak ne ateist ne de teist olduğum bir noktaya geldim.

Bir gün parkta hastalara yardımcı olan bir dişçi gördüm. Gördüğüm manzara, Shifu Li’nin Zhuan Falun kitabında bahsettiği, güneyde sokakta tezgâh kurup insanların dişlerini çeken kişiye neredeyse tamamen benziyordu. Kitapta adam dişi çıkarmak için bir kibrit çöpü kullanıyordu. Ne ağrı ne de kanama oluyordu. Benim gördüğüm kişi ise kibrit çöpü yerine küçük bir cımbız kullanıyordu. Başka hiçbir alet yoktu. Bu ilacın ne kadar olağanüstü olduğunu kendi gözlerimle gördüğümde, bunun Batı tıbbı bilgimle açıklayabileceğim bir şey olmadığını düşündüm. Sınıf arkadaşlarıma bundan söz ettim ve “Belki de Shifu beni teşvik ediyor,” dedim. Gerçekten de o andan sonra zihnimdeki “ateizm” buzu biraz daha eridi.

Bir gece bir süre uzandım; sanki uykuya dalmış gibiydim. Yattığım yerden yavaş yavaş ayrıldığımı hissettim. Bu benim kontrolümde değildi ve oda arkadaşımın yatağının üzerine doğru hareket ediyordum, ancak bedenine dokunduğumu hissetmiyordum. Korktum ve kendi yatağıma dönmek istedim. Geri döndükten sonra uyandım ve az önce sanki ruhum bedenimden ayrılmış gibi olduğunu fark ettim. Daha önce hiç böyle bir şey yaşamamıştım. Daha sonra benzer bir durum bir kez daha yaşandı. Shifu’nun, insanın yalnızca bu fiziksel bedenden ibaret olmadığını, başka bir boyutta gerçekten var olan bir ruha da sahip olduğunu anlamama yardım ederek ateizmi aşmamı sağladığını biliyordum. Böylece Shifu, ateizmin manevi afyonundan adım adım kurtulmama yardım etti.

Daha sonra Çin Komünist Partisi zulmü başlattı. Bunun, Batı’dan gelen ateist Marksist-Leninist sapkın düşüncelerin Çin’deki Tanrısal varlıklara ilişkin geleneksel inançlarımıza yönelik bir zulmü olduğu söylenebilir.

Fa’yı elde ettiğim ilk dönemlerdeki düşünce sürecimi, özellikle hâlâ Marksist-Leninist sapkın düşüncelerle telkin edilen Çinliler olmak üzere dünyadaki insanlara bir referans olması amacıyla yazdım. Bir ateistin ateizmin ideolojik zincirlerinden kurtulmasının ne kadar zor olduğunu çok iyi biliyorum. Bu nedenle sizi ilahi varlıklara ve ateizme ilişkin düşüncelerinizi değiştirmeye zorlamayacağım. Yalnızca bağımsız düşünebilen bir insan olmanızı ve Marksist-Leninist sapkın düşüncelerin zihninizi hapsetmesine izin vermemenizi umuyorum. Size birkaç kitap önermek istiyorum: Marx’ın Şeytanlaşmaya Giden Yolu, Komünizmin Nihai Amacı ve Komünist Parti Üzerine Dokuz Yorum.

Bu kitapları okuduktan sonra Marx’ın aslında bir ateist olmadığını; gençliğinde Hristiyan olduğunu, daha sonra düşüncelerini değiştirerek Satanizme katıldığını ve ölümüne kadar Satanist olarak kaldığını anladım. Öyleyse Marx, kendisinin inanmadığı materyalist ve ateist sapkın düşünceleri neden yaydı? Bunun ardında başka bir amacı mı vardı? Evet, Marx şeytan olan Satan’a inanıyordu. Komünist kötü ruh, dünyadaki şeytanın bir piyonu olarak tüm insanlığı yok etmeyi amaçlıyordu. Mao Zedong da bir ateist değildi; defalarca uzmanlardan kendisine fal bakmalarını istemişti. Komünist Parti’nin birçok üst düzey yetkilisinin tütsü yakıp tanrılara ibadet ettiği de bir sır değildir.

Dafa’yı 20 yıldan uzun süredir uyguladıktan sonra Shifu bana hayattaki üç büyük konuyu öğretti: Nereden geldiğim, dünyaya gelmemin amacı ve nereye gitmem gerektiği. Bu nedenle dostlarım, Shifu’nun son iki yıl içinde tüm insanlar için yazdığı üç makaleyi de okumanızı tavsiye ediyorum: “İnsanoğlu Nasıl Var Oldu?”“Yaratıcı Neden Tüm Yaşamları Kurtarmak İstiyor?”  ve “Bu Dünya Neden Bilinmezlik Âlemidir?”  Bu üç makaleyi okuduktan sonra, hayattaki bu üç büyük mesele hakkında mutlaka doğru bir anlayışa sahip olacaksınız.

Orijinal Çince makale